Musa VATANSEVER

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sanki bugün de devam ediyor. Bundan 100 yıl önce bu çöküş kuzeyde ve güneyde, doğuda ve batıda her yerde birden olmuştu. 800 yıllık bir saltanatın son Sultanı bir İngiliz gemisine atlayıp paçayı kurtarma derdine düşerse, sonu ne olacaktı? O zaman böylece kaçan Vahdettin’in yüzü de gülmedi. Sülalesi gurbetin tüm çilelerini çekti.

Torunlarından biri olan Alaattin’in bugün de Sofya’da evi var. Fransa’dan geldiğinde önce “dönün” dendiğinde İstanbul’a yakın olsun diye Plovdiv’e “(Filibe) yerleşmişti, sonra Sofya’ya taşındı. Sosyalizm yıllarında bazı özel kişilerin kira, su, elektrik, çöp parası ödemedikleri bir sokakta özel bir konuta yerleştirildi. “Tam rahatımı buldum, bana kimse bir şey edemez” havalarına girdiği dönemde Selanik’teki ” Sultan mülk mirasından” 20 dönümü Bulgar devletine heybe eti. Bu mekâna Bulgar konsolosluğu kurulduğunda iyice havalanmıştı.

1985’in soğuk Şubat sabahlarından birinde polisler ilk kez grup halinde kapısına dayandı. Kendisine sorulan sorulara cevap verecek durumda değildi, şaşırıp kaldı,  çünkü o karşısındaki üniformalı polisleri ve onların amirlerini tanımıyordu. Emir emirdir. Sultan torununu önlerine taktılar. Kasaplık kınalı koç gibi “ismini, baba adını ve soyadını” değiştirmek üzere belediyeye götürdüler. Belediye başkanı – o da emir kulu – ben seni tanımam, sen bir Türk’sün ve adın değişecek” dedi. Böbürlenmeye çalıştı. Yükselen sesini güçlendirmek için sol elini sağ sola salladı. Sağ elini ise yumruk halinde havaya kalktı.

Alaattin Bey, “bana dokunamazsınız. Bana dokunulmaması konusunda ben önderiniz T. Jivkov’la anlaştım, Selanik’teki 20 dönüm arsamı size verdim, mülküme konsolosluk yaptınız, kira almıyorum, mülkü size devrettim” diye yarım yamalak Bulgarcasıyla anlatmaya çalışsa da, dikiş tutturamadı, olayı çözemiyordu.

Belediye Başkanı, “şu adamın ismi değiştirilmeyecek diye bir emir, bir yazı bir telefon almadım, Türklerin isimleri bire bir hepsi değişecek!” derken ağızı köpürüyordu.

Alaattin dayanamadı, Sultan’ın ismi de mi değiştirilecek? Osmanlı İmparatorluğu Bulgar İmparatorluğu muydu?’” gibi soruları çok sert bir tavırla sorarken, Belediye Başkanına çok yaklaştı, nezaket sınırını aşarak, başkanın yakasına yapıştı.

Belediye Başkanı “YARDIM!” diye haykırınca kapı ardındaki silahlı milisler içeri doldular. Sultan torununu kollarından tuttular ve onu koridorun sonunda, bu iş için özel hazırlanmış boş bir odaya kapadılar.

O ana kadar Osmanlı Sultanı torununun emrindeki belediyede oturduğunu bilmeyen Belediye Başkanı Sofya Büyük Şehir Belediyesindeki Başkent İsim Değiştirme Komisyonu Başkanı’nı aradı, olayı anlattı. Başkan Stamatov özel bir arabayla olay yerine gitti. Alaattin’i o da şahsen tanımasa da, resmi evraklarını gösterdi ve Sultan torununu bir de o dinledi.

Alaattin ile Bulgar devlet yönetimi arasında gizli bir sözleşme olduğu ve bu mutabakata göre, Alattin 20 dönüm arsayı Bulgar makamlarına hediye etmekle “dokunulmazlığını” garantilemiş oluyor gibiydi, geçmişine ve bugününe ilişkin herhangi yeni bir işlem düzenlemede bulunma yolu kapanmıştı.

Kuşkusuz, İsim Değiştirme Komisyon Başkanı bu ayrıntıyı bilmiyordu. Elindeki özel telefonla isim değiştirme çirkefliğinin son merhalesi olan Devlet Konseyi Başkanı ve BKP MK Politik Büro Genel Sekreteri Todor Jivkov’u aradı. Jivkov aynı gün “Bankiya” şehrindeki özel sayfiyesindeydi ama telefona çıkmadı. Stamatov’un  devlet başkanını bir günde ancak 3 kez aramaya hakkı vardı. Bir defa aradı, temas kuramadı. Sofya’da isim değiştirme işi 2 gün sürecekti.  Pazar akşam saat 17’de hepsinin ismini değiştirdik raporu sunulacaktı.

Stamatov özel yetkisini kullanarak Alaattin Beyi evine kadar götürdü, kapısına kadar uğurlarken, “yarın akşam saat 15’e kadar sokağa çıkmayın!” dedi. Sultan torunu böylece Bulgaristan’da ev hapsine düştü. Tüm dünyada Türklerin kaderi sanki birdi. Bizde de kimisi tutuk evinde, ötekiler hapishanede Sultan torunu da ev hapsindeydi.

O gün bu gün Alaattin Bey Bulgaristan’a çok seyrek uğruyor.

O günlerden son hatıralarımda, merhabamız olan Bulgarlarla görüşmelerimizde, “sizi ne Sultan ne de Ankara hükümeti saydı.”  Dediklerini unutamadım.

Bir halkın vatanını terk etmeye zorlanması uzun ve çileli bir süreçtir. 136 yıldan beri devam etmektedir.

Son günlerde, Desebg.com sitesi, komünist dönemin istihbarat teşkilâtı DS’nin bir gizli belgesini yayımladı. Bulgaristan Türklerinin, zorla Bulgar ismi verilmesini barışçıl yollarla protesto etmesi nedeniyle 360 bin Türkün kovulduğu ortaya çıktı.

Yeni başlayan süreçler asla kesilmiyor. 1989’da 350 bin Türk Bulgaristan’dan kovuldu. Ardından 160 bin kişi de ekonomik nedenlerle göç yolunu seçti. 2007’den sonra ise 3 milyon Bulgaristan vatandaşı ekmek parası için Batı Avrupa devletlerinde kaçak çalışmaya başladı. Tüm tümümüz dünyanın her yönüne dağıldık. Vatan millet, hak hürriyet davası ekmek davası oldu. Bunalımlar derinleşmeye devam ediyor.

Ben size Sultan torunu Alaattin olayını anlatmakla şunu demek istedim.

Türkiye’de bitmeyen bir sürtüşme içindeyiz, bir defa kendi aramızda “sen buydun, ben buyum”, “senden ötürü bu durumdayız” ve benzeri birçok suçlamayı her gün işitiyoruz toplandığımız kafelerde. Biz hala ağaçtan kopmuş ama yere düşememiş bir ağaç gibiyiz. Rüzgar esse de esmese de solda sağ, sağdan sola dalgalanmaya devam ediyoruz. Durulmamız yıllar, on yıllar alacak. Çocuklarımız bizi anlamak istemiyor.

İki gün önce okuldan dönen torunum, “dede bizim sınıfa 4 Suriyeli geldi,, Türkçe bilmiyorlar” dedi. Aynı sınıfta Kürtler, Çerkezler, Çingeneler, Iraklı göçmen çocukları ve bizim Bulgaristanlılar aynı dili, aynı tarihi, aynı geleceği okumaya çalışıyorlar, aynı umuda su veriyorlar. Ortak bir gelecek kurmaya yol açmaya çalışıyorlar. Bu yolun ortak bil dilden, dinden ve kültürden geçtiğine her gün biraz daha inanıyorlar.

Osmanlı’dan 44 devlet vardı hepsi huzurluydu amma içinden 44 devlet doğurttular. Doğmaya bilirdi. Ama Osmanlı bütünlüğünü parçalamak isteyen ve bu yıkım işlerine çok paralar harcayan emperyalist güçler 19., 20., yüzyılda zaman kaybetmedi, boş durmadılar. Osmanlının milletler kardeşliği yaşatan ümmetimizi parçaladılar.

Silistre yakınlarında imzalanan “Küçük Kaynarca” Antlaşmasından sonra Rus Çarları Osmanlı devletinin iç işlerine din ve etnik konularda arasız saldırdı. Haramı çeteleri yetiştirdi, komitacılığı besledi, ayaklanmalar kundakladı. Saldırı savaşı hazırladı. Osmanlı’yı yutmaya çalıştılar. Bu sinsi davada Fransa ve İngiltere de boş durmadı. Kışkırtıcılık yaptı. Çeteleri silahlandırdı. Devleti bir defa din açısından parçalayıp din düşmanlığı körüklediler.

Osmanlı’dan kopan 44 devletin 100 yıldan beri derdi hiç mi amma hiç bitmedi. Çeçenler Ruslarla hala savaşıyor. Osetya egemenlik peşinde, Kırım Adası 2014’te yeniden ilhak edildi, Irak 2003’ten beri savaşıyor, Arap Baharı” adlı katliam binlerce Müslüman’ın canına mal oldu. Suriye yerle bir edildi. Kürtler huzursuz. Irak ve Suriye’de binlerce kişi evsiz barksız, İŞİD – çeteleri halka kan kusturuyor. Bulgaristan’daki durumda da gönül açıcı bir gelişme izlenmiyor.

Bu gergin ve berbat durumda insanlar kendi topraklarından kovuluyorlar. Bulgaristan, Makedonya, Bosna Hersek, Yunanistan, Romanya’ 100 yıldan beri boşaltılıyor.  Yakın Doğuda emperyalizmle 100 yıl önce başlayan kapışma, Osmanlıyı parçalayarak ele geçirme planları, devam eden ayır böl parçala politikasının en acı meyveleri ölüm ve göçler. Türkiye yalnız 5 yılda Suriye ve Irak’tan 6 milyon göç aldı, bunların çoğu yaşlı ve çocuk. Türkiye’ye göç seli akmaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı Sayın R.T.ERDOĞAN başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti devleti bu uluslararası kangrenli felaketin bilincinde olduğundan, gelenleri geri çevirmiyor, çeviremiyor, kanat açıyor, önce su, ardından ekmek, ardından konaklama hakkı, okul ve hastanede tedavi olanakları sunuyor. Büyük kardeş vazifesini yerine getirmeye imkanları dahilinde çalışıyor. Aynı zamanda kana sızıyor, acıyor, akıyor, dinmiyor, huzur yok.

Bu gerçekleri Osmanlıdan kopan 44 devlette yaşayanların iyi ve kötü gün olduğunu 100 yıl sonra yeniden kanıtlıyor. Bu arada Osmanlıdan kopmuş ama kendi devletini kuramamış Balkan Türkleriyle ilgi durum da aynıdır. Onlar da büyük Türk ve Müslüman birliğinden bir parçasıdır. Kopmaz bir parçadırlar.

Size Sultan torunu Alaattin’in Sofya’da başına gelenleri anlatmakla, başımıza gelenlere, çekilerimize, Büyük Göç acılarına bir nebzecik de olsa değinmek istedim. Onun başına bunlar gelmişse bizim başımıza gelenleri, çekilerimizi lütfen şöyle bir düşünün.

Değerli Bulgaristanlı kardeşlerim, lütfen tutunduğumuz dallara çok daha sıkı sarılmamız, birbirimizden asla ayrılmamız her zaman ve her yerde birbirimizi desteklememiz gerekiyor.

Önümüzdeki mübarek Ramazan günleri bu bakıma yeni bir vesiledir. İnşallah bu Ramazan hepinizi önce kendinizi sorgulamanız dileği ile…

Şimdiden Ramazanınız Kutlu olsun.

Reklamlar