Alptekin CEVHERLİ
+++++++++
Sevgili okurlar, uzun bir aradan sonra yine beraberiz. Geçen hafta sonu Kosova’daydım.
Balkanlardaki bu küçük ama önemli ülke ile ilgili izlenimlerini hem turistik bir bakış açısıyla, hem de sosyal yaşam şartları açısından sizlerle kısaca paylaşacağım.
Kosova 2008 yılında Sırplarla yapılan savaş sonrası bağımsızlığını ilan etmiş. Başta ABD ve Türkiye olmak üzere 107 devlet tarafından tanınmış 10 bin km² alana sahip küçük bir ülke. AB’nin ortak parası olan Avro aynı zamanda Kosova’nın da resmi parası. Ülkenin tek uluslararası uçuşlara açık havaalanı başkent Priştine’de. Ancak ne yazık ki, Şehrin oldukça dışında olan bu havaalanından Kosova’nın başka kentlerine gitmek istediğinizde ya mecburen Priştine şehir merkezine uğrayıp oradan otobüse bineceksiniz, ya da zamanınız kıymetli ise taksi kiralayarak Prizren veya İpek gibi şehirlere taksi ile gideceksiniz.
Nüfus yaklaşık 2 milyon. Bunun tahmini olarak 250 bin kadarı Türk. Ancak iş Türkçeyi pratik olarak kullanmaya gelince hayatının tamamında Türkçe kullanan sanırım 60 bini geçmez. Diğer Türkler ise Arnavutça ve Türkçeyi ortak kullanıyor.
Genelde Türkçe, Latince ve Slavca karışımı bir dil olan Arnavutça’nın ülkede tartışılmaz bir üstünlüğü var. Kosova Devlet Televizyonunda belirli zamanlarda Türkçe yayın yapılıyor ve belediye meclisi kararlarıyla da Türkçe, pek çok kentte (Prizren, Mamuşa, Priştine, Mitroviça, Vıçıtırın, Gilan vb.) resmi dil olarak kabul edilmiş. Ancak bir dükkâna girdiniz; esnafla Türkçe konuşurken, içeriye yabancı biri girdi mi, esnaf bir anda Türkçeyi unutuveriyor ve sizin sorularınıza Arnavutça cevap vermeye başlıyor.
Diğer yandan eğer Türkçe’nin yanı sıra İngilizce veya Latin kökenli bir dili biliyorsanız, Arnavuça’yı yazılı metin halinde gördüğünüzde zaten önemli ölçüde anlayabiliyorsunuz.
Bunun haricinde ilginç bir tezattır ki, Kosova’daki Türk Tugayı’nın radyosu, sanırım ülkedeki reytingi en yüksek radyo. Herkes Türkçe şarkı dinliyor. Bu arada Kosova’yı ABD, Türkiye, İtalya ve Almanya başta olmak üzere NATO kuvvetleri koruyor. Ama şunu gururla söyleyebilirim ki, sokakta en rahat gezen asker bizimkisi. Diğerleri halka diyaloğa girmekten imtina ederken, Kosova halkı Türk askerini resmen bağrına basmış. Her yerde Türk askerine rastlayabiliyorsunuz…
Prizren ise sanki Osmanlı dönemini hâlâ yaşıyormuş izlenimini veriyor. Tarihi doku olabildiğince korunmuş. Sokakta, çarşıda Türkçe hâkim. Hatta Galatasaray spor kulübünün Prizren’de taraftar derneği ve oldukça büyük bir lokali dahi var.
Özellikle Türklerin çok yoğun olarak yaşadığı Prizren’de belirgin bir huzur ve güven ortamı var. Hatta Prizren’de kendi mahallenizde dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Şehrin içinden geçen Akdere (Bristriça) ayrı bir hava ve turizm potansiyeli katmış. Aynen Makedonya’da olduğu gibi Kosova’da da TİKA Müthiş bir restorasyon işine girişmiş. Hatta Makedonya’dakinden çok daha ileri bir şekilde Kosova’da nerede bir Osmanlı eseri varsa hemen tamirine başlanmış. Bu vesile ile TİKA Kosova temsilciliğini yürekten tebrik ediyorum.
Priştine ise Batı ile Doğu kültürü arasında sıkışmış garip bir şehir. Denizi olsa İstanbul’a benziyor diyeceksiniz. Bir yanda 40 katlı dev binalar, dibinde gecekondular, yağmalanmış tarihi eserler hemen yanında Batı tarzı heykeller ve kafeler…
Prizren ile kıyaslandığında ‘Ne işim var benim Priştine’de?’ dedirtiyor. Ama elbette başkent olmanın verdiği avantajıyla müthiş bir meydana ve gösterişli kamu binalarına sahip.
Gelelim sosyal yaşama…
Kosova’da Arnavut milliyetçiliği almış başını gitmiş. Meselâ Makedonya’da bir dükkâna girdiğinizde rahatlıkla Türk bayrağı ile karşılaşabilirken Kosova’da tek bir dükkânda Türk bayrağı görmedim. Türkler dahi Arnavutluk bayrağı aşmışlar. Kosova bayrağı ise sadece resmi yerlerde asılı. Hatta kamu binalarında dahi çoğu zaman Arnavutluk bayrağı ve Kosova bayrağı yan yana asılmış durumda. Kosova’nın bağımsızlığının ardındaki UÇK’ya (Kosova Kurtuluş Ordusu) ait anıt, mezar ve heykeller ülkenin dört bir yanında var. Aynen Makedonya’da olduğu gibi, hatta daha hızlı bir şekilde Kosova’daki Türkler de çok ciddi bir asimilasyon süreci yaşıyor. Eğer Türkiye çok acil ve plânlı bir şekilde müdahale etmezse bundan 20 sene sonra Balkanlar’da Türkçe konuşabilen nüfus yarı yarıya azalacak. Türkler hızla Arnavutlaştırılıyor. Bu konuda devletimizin çok acil bir eylem plânı geliştirmesi gerekiyor. Ayrıca Türkiye’deki yöre derneklerinin iç politikayla uğraşmayı ve koltuk kavgasını bırakıp asli vazifelerini yerine getirmeleri ve kültürel çalışmalar yapmaları gerekiyor.
İşin daha ilginci ise Arnavutlar aslında antropolojik olarak Türk asıllı. Milattan sonra 3’ncü yüzyıldan itibaren bölge Hun, Macar, Bulgar, Peçenek ve Oğuz Türkleri’nin hâkimiyetinde kalmış. O dönemde Roma imparatorluğu bunları Hristiyanlaştırmak için gayret göstermiş ise de pek başarılı olamamış. Ancak dil konusunda İtalyanca etkisini hissettirmiş. Bizans döneminde Hristiyanlaştırma baskısı sürmüş. Ardından Bizans’ın zayıflamaya başlamasıyla Slavlar bölgeye inmiş. Böylece Slavca da dile karışmış. Ardından Osmanlı Devleti ile birlikte yeniden Türk hâkimiyeti başlamış. Arnavutlar Müslüman olmuş ama dillerinde Türkçe, % 35 – 40 kadar kalmış. Bunda da İslâmiyet’in kuşkusuz büyük olumlu etkisi var. Bölgede Arnavut olmak kutsanırken; Türk işgalci, barbar olarak betimleniyor.
Diğer bir tezat ise bölgeye İslâmiyet’i Osmanlı Devleti getirdiği halde, bugün Türkçe konuştuğunuzda veya millî bir konu gündeme getirdiğinizde “Sonuçta hepimiz Müslümanız, ırkçılık yapmayalım”, denilip Türkçe bırakılıyor ve Arnavutça konuşulmaya başlanıyor…
Gelelim 2020 perspektifine…
Osmanlı’nın miras bıraktığı Hanefi – Maturudi İslâm anlayışı ise bugün Kosova’da yerini çok tehlikeli bir şekilde Suud tarzı Vehabiliğe bırakıyor. Bu konuda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kosova’daki ilgili kurumlar acil tedbir almak zorunda. Tabi işin Ehl-i Sünnet kısmının manevi sorumluluğu haricinde dünya kamuoyundaki Türkiye Modeli veya Batı’nın hoşuna giden moda tabirle ‘ılımlı İslâm’ anlayışı da ciddi tehdit altında.
Ne demek istediğimi iki örnekle anlatacağım:
Priştine Fatih Camii’nde akşam namazını kıldık. Cemaatin yarıya yakınının Şafi mezhebinde olması dikkatimi çekti. Çünkü sosyolojik olarak ya Osmanlı’nın resmi mezhebi Hanefi – Maturudi olmaları gerekiyor, ya da Akıncı ve Yeniçeri Ocağı’nın bağlı olduğu Bektaşi.
Şafiliğin bu kadar yayılmış olması o an çok anlamsız geldi. İmam selâm verdi, cemaatin yarıya yakını sünneti kılmadan Arap ülkelerindeki gibi camiyi terk etti.
Hanefi olan ve hoşgörülü Osmanlı’nın mirası, önemli ölçüde çok daha katı kurallı ve genelde Araplar arasında çok daha yaygın bir hak mezhep olan Şafiliğe dönüşmüş. Şafi olmaları aslında dinen sorun değil. Sorun, bunun kimin tarafında ve ne maksatla, özellikle çalışılarak gerçekleştirildiği. Bilmem anlatabildim mi?
Kıyafetler ve saç – sakal şekilleri de hakeza öyle… Kendinizi İŞİD işgalindeki Musul’da gibi hissediyorsunuz.
Ayrıca meselâ Priştine’de vitrin mankenlerinin yüzüne ya koli bandı, ya naylon torba veya bayan çorabı geçirilmiş. Bir kısım insan vitrin mankenlerini put olarak tanımlıyor. Tabi bu işin sosyolojik boyutu. Bu değişimin 1990’dan sonra (özellikle de son 20 yılda) bu kadar hızlı ve dikkat çekici olmasının mutlaka Türkiye tarafından izlenmesi ve araştırılması gerekiyor.
Ancak son söz olarak şunu söylemek istiyorum:
Düşünün ki, bugün Avrupa’nın ortasında sayılabilecek bir yerde, halkının yaklaşık % 98’i Müslüman bir ülke var. Batı, bunu jeostratejik çıkarları gereği bir şekilde kabullenmiş durumda. Ancak burada çıkacak bir iç kargaşa veya taassup sahibi bir hareket; NATO askerlerine muhtemel bir saldırı veya NATO kuvvetleri çekilir çekilmez Rusya ve Sırbistan’ın yapacağı taarruz kesin olan bir ülke için intihar demektir. Bağımsızlığını aynen Kosova gibi kazanıp tekrar kaybeden Çeçenistan örneği bunun en somut delilidir. Vehabi mantıklı bir anlayışın Balkanlar gibi çok dinli, çok etnik yapılı ve çok kültürlü bir coğrafyada yaşam şansı yoktur. Buna sayın dış işleri yetkililerimizin ve Kosova Hükümeti’nin çok acil çözüm bulması bizce gereklidir…
Reklamlar