Tarih: 16 Haziran 2018

Yazan: Mehmet ÇAKIR

Konu:   Hayallerin ve vaatlerin değil, gerçeğin yanında duralım.

24 Haziran seçimlerinde Türkiye’yi yüreğinden tutacağız. Ya o yürek söküp alınacak ya da nabzını kontrol edip aydınlığa yürümeye devam edeceğiz. Söküp alınırsa yedek yürek yok. Siyaset kürsülerinde birbirine laf yetiştirenlerin ipe serdiği gerçekler, uzun sürecek bir ameliyat için yedek kan banklarımız da olmadığına işaret ediyor. Kalp dedim ama değiştirilmek istenen Türkiye’nin motorudur. Yeni olarak monte edilmek istenen aslında 30 yıl önce imal edilmiş ve depoda dururken metal yorgunluğundan hurda olmuştur.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Bulgaristanlı göçmenler, soydaşız, vatandaşız, çadırımız anavatan toprağında olsa da henüz kökleri çok derinde ve dalları bulutlarda olan bir çınar değiliz. Geleli 29 yıl oldu. Bir insanın bir toprakta 2 kuşak mezarı yoksa o toprakla haşir neşir olduğu söylenemez. Evet, biz Çanakkale’deydik, Sakarya’daydık, Edirne’deydik, 140 yıldan beri Türkiye’ye akıyoruz, düşüp kalkıp uyanıp diriliyoruz, Türklük denizlerinde yüzüyoruz, henüz yaralıyız, hala meyve verecek, gemi değiştirecek duruma gelemedik.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Gelen seçim. Yeni çorbada bizim de tuzumuz olacak. Elimizin ayarını bilmemiz gerek. Merhabasına selam verilen yerliler bize, “temkinli olun, acele etmeden karar verin” diyorlar. Türkiye’yi anlamakta zordur. Biz, ilhamlı Atatürkçüler olarak geldik. Atatürk’ü farklı görüp farklı anlayanları burada tanıdık. Büyük Önderin yerinden oynatılamayacak kadar büyük bir temel taşı olduğunu da burada anladım. Temel sağlamsa katlar yükselir. Türkiye’nin temeli bütün Anadolu, bütün Trakya’dır. Başka temel yok. Temeli görmeden binayı yıkmak isteyenlere küsüm. Her kuş her dala yuva yapamaz, dal kırılır diyenlere katılıyorum.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Turgut Özakman’ın “DİRİLİŞ, Çanakkale 1915”romanı 200, “Cumhuriyet 250”, ÇILGIN TÜRKLER ise 326 baskı yapmış, sanki Türkiye’nin dip dalgası BÜYÜK TÜRKİYE atılımları için şarj olmuş. İşte Atatürk, işte Mehmet amca ve Fatma bacı, temel dediğimiz budur. Cumhuriyet harcı kanla karılmıştır.

24 Haziran günü tüm dalgaları kıracak ve Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemini kucaklayacak ve başarı yoluna zaferden zafere devam edeceğiz.

Bir yüzyılda hayat çok değişti. İnsanımız önce makinalardan, sonra yüksek teknolojiden, ardından yüksek süratten sanki korktu. Biz İstanbul’a köyden geldik. Nasıl korkmayalım ki! Uygarlığı burada gördük. Her neslin kendi sürati var. Hele Sayın Başkan Tayyip Erdoğan yıllarında değişim sürati başımızı döndürdü. Daha önce hiç olmayan şeyler oldu. O, Türkiye’nin kalkınma frenlerini söktü. Ayağımız yerden koptu. Uçuyoruz. Yükseklikten, yüksek süratten kordanlar var. Doğaldır.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

En çok tıklanan müziklere bakıyorum. “O ses Türkiye’de” yarışan genç sanatçıların tercihinde “Çok yorgunum kaptan” başta geliyor. 1957’nin 1 Temmuzunda, Karadeniz’in Balçık kıyı şehrindeki, yakın yörenin en güzeli diyebileceğim Botanik Bahçesi’nde sabah turu atan Nazım, kendini kaktüs cennetinde bulur ve durur. O sabah, renkler iğneli gardiyanları aldatmış ve güneşe gülümsemiştir. Nazım çok etkilenir. 17 yıl demir parmaklıklar ardında kalan büyük ozanın ruhu kaynar. Binlerce ince, kalın ve uzun kaktüs iğnesi onun kafasında binlerce coplu silahlı gardiyan ve polistir. Güneşe fışkıran renklerse hürriyettir. His ettiği bir zafer anıdır. Güzellik zulmü yenmiştir. Karanlığın en sivri uçlu bekçilerini aldatıp top top açmıştır. İşte o an Nazım’da şu dörtlük doğar.

MAVİ LİMAN

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan,

Seyir defterini başkası yazsın.

Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.

Beni o limana çıkaramazsın…

Bulgaristan, Balçık, 1 Temmuz 1957

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Çok sevdiğimizin ismini daha güzeliyle değiştirmek bizim bir özentimizdir. Ne ki, biz, Bulgaristanlı Türkler, başımızdan geçenlerden sonra bu konularda tutucu olduk. Anlatmak istediğim şudur. Türkiye’ye göçe zorlanmadan önce bir dönem Balçık’ta çalıştım. Nazımın sabah gezisi yaptığı Botanik Bahçesindeki kaktüs cennetinin ortasında, ben de durdum. O dörtlüğün oracıkta doğduğunu biliyordum. Çözemediğim bir düğüm vardı. Bazen bir kaktüsü çalıp üzerine basıp içinden nasıl renk fışkıracağını görmek istiyordum. Türkiye’ye göç ederken bu dörtlüğü durmadan söyledim, yürüdüm, gerçeği arıyordum. Enerjimin ürettiği terin tümü Vatan toprağımı suladığı için, hiçbir gücün bu topraklardan beni koparamayacağını, söküp atamayacağını sanıyordum. Yoldaydım. Kaptan beni gemisine almıştı. Yüreğim sökülmüş, vatanımda kalmıştı.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Nazım’dan 30 yıl sonra Türkiye havasını uzaktan, ancak Yunan Adalarından koklayabilen büyük klasik Cem Karaca, derin bir sıla hasretiyle parmaklarını gitarının tellerinde gezdirirken bir melodi doğar ve Türkoğlu Türklerin hepsinin gönül tellerinde “çok yorgunum kaptan” güzelliğiyle ses verir. Öyle olsa da, ölümsüz şiirin orijinal adı MAVİ LİMAN’ dır. Bana öyle geliyor ki, bu son virgülüne kadar şarkılaşmış ve oratoryomda fragman olmuş, Avrupa ve Birleşik Amerika’nın en güzüde opera salonlarına dolup coşarak taşan bu eser, masmavi bir liman umuduzunu ebedileştirmek için doğmuştur.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Mavi Liman” bir umuttur, olağanüstü sivri ve keskin kaktüs iğneleri arasında var olmayı hak etmiştir. O bir simgedir. Nazım, umudun açmasından mest olmuş, duyguları kanatlanmıştır. Uçları zehirli kaktüs iğneleri, yasaklı yaşamdır. Bu kavgada üstün olan, gizemli renklerle yüklü olan ve fırsat buldukça açan doğadır. Dörtlüğün anlamı budur.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Nazım Hikmet 20. Yüzyılın tüm iyimserliğiyle yüklü bir yaratıcıdır. “Yorgunum” mavi limanın turasıdır. Bunu ancak böyle anlayabiliriz ve anlamalıyız. Ne yazık ki, Cem Karaca’dan sonra gelen sanatçılardan hiç biri umudun yitirildiği çerçeveden çıkmamıştır. Nazım’a değil, besteci ve sanatçı Karaca’ya bağlı kalmışlardır. Sanatçının gitarı şairin kalemiyle buluşmuş, “Mavi Liman” başlık olmaktan sökülünce, bir yalı koyu gibi ortada kalmıştır. Kalbimizi koruyalım. Türk olduğumuzu unutmayalım. Büyük Türkiye için kollarımızı sıvayalım. Ötesi bize gelmez. Parçalanmak, bölünmek, darbe, baskı terör ve vatansızlıktır. Başka Türkiye yok. Babamız Tayip Erdoğan’dır.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

2018 seçim söyleşisine “metal yorgunluğu” şeklinde giren “çok yorgunum” yaratılmak istenen karanlıkta bir sabah karanlığı, kuşluk vakti şeklinde etkin olmaya başladı. Bu yanlış bir algıdır.

Alıp giden ve iyice kızışan seçim propagandasında kalbimizin sökülmek istediğini hissettim. Bir kalp iki defa değiştirilemez. Bir defa gelirken söktüler. Göğsümde çarpan Büyük Türkiye kalbidir. Büyük Başkan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN kalbidir. Gerçeği görelim.

Muammer İnce kazanırsa bizim umutlarımız yok olur, “Bulgarlar bayram eder” sözlerine katılıyorum. Bulgaristan aydınlarından hiç eksiksiz hepsi bu gerçeği gördü. Oylarımızı AK Partiye ve Büyük Başkan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a verelim, aydınlığında birleştik. Kardeşlerim, birlikte olalım ve el ele verip aydınlığa yürüyelim.

Sabah karanlığına değil, biz aydınlığa bakalım.

Dostlarınız ile Paylaşınız

Reklamlar