Ayaklanmıştık

Neriman E.KALYONCUOĞLU

Tarih:  19 Mayıs 2017

Konu:   19 Mayıs Cebel Ayaklanmasını anıyoruz. Hiçbir şey unutulmadı ve

             unutulmayacak. Bu topraklarda 1000 yıllık kültür kodumuz var.

             Avrupa kültür mirasından parçayız..

             Mayıs Ayaklanmamız tarihimizde en önemli siyasi olaydır.

             Memlekette anma törenleri düzenleniyor, kahramanların anıtlarına

             çiçek ve çelenkler konuyor. Çocuklar şiirler okuyor.

              1989 Mayıs İsyanı, Bulgaristan’da totaliter diktatörlüğün omurgasını kırdı.

             Berlin Duvarı’nın yıkılmasına, Soğuk Savaş’ın bitmesine katkımız oldu.

19 Mayıs 1989 dendiğinde Bulgaristan Türkleri Cebel’i düşünür. Büyük isyanın patladığı an hafızamızda capcanlıdır. Halk tepkisi mezarlıkta başladı. Bize bu dünyada yaşamı haram edenler, ezenler, Cebel mezarlığında da Türkleri korkutmak, susturmak ve yıldırmak istemişlerdi. Ne Paniş öldü ne de Avni Veli. Tabut kapağı hain muhtarın başına geçti. Cebel halkı yürüdü. Bulgaristan deprem yaşadı. Dünya hayran kaldı. Düşman küçük dilini yuttu. Tek sözle beklenen oldu. Halkımız ayaklandı.

28 yıl sonra hak ve özgürlük davamızda biz haklıyız ruhuyla Cebel Meydanı yine doldu. Eski tüfeklerinden, kırık kemikler, yaralı yürekler, hapisçiler, Beleneciler saflarda seyrelmişlerdi. Dava yaşıyor. Kimileri kürsü kaparken, dava adamları kahramanlar çeşmesi etrafına toplandı. Bayraklar dimdik. Kitle bekledi.  Eskiden meydana çıkmaya korkanlar, sonraki yıllarda okumadan konuşamayanlar yine taktılar gözlükleri. Halkın gözüne bakamadılar. O zaman dimdik, Türk gibi yürümüşlerdi. Şimdi Bulgarca dinlediler.

Düşman bayram etti. Parçalandık. Zayıf düştük. Öyle oldu ki halkımızın ne mecliste, ne hükümette, ne de meydanlarda gerçek temsilcisi kalmadı. Lütfü Mestan oturmuş milyonların üstüne, azımdan laf kaçar diye korkuyor.  Cenaze imamları bu işlerin yalan uzatmakla olmayacağına inandı gibi. Karadayı da faşizmin iktidara çöreklendiği bir dönemde kör bıçakla miting geziyor. İnsanlarımız iktidardan uzaklaştırıldı, devlet işlerinde görevli 5 kişimiz yok. Horoz dövüşü seyrediyoruz.  Bulgaristan Türklerinin yeni bir siyasi partiye ihtiyacı var.

O sabah tütün ocakları susuz, koyunlar kuzular sayada, tavuklara kümeste kalmıştı. Genç kızlar silah olarak ellerine bahçe çapalarını,  erkekler orak ve tırpanlarını, yaşlı kadınlar feracelerinin altına tütün iğnelerini ve ucu demirleri tütün kazıklarını almışlardı. Önce dış kapıların önünde şöyle bir yan yana oturdular. Göz göze geldiler. İçlerinden bu son oturuşumuz olabilir, geçirenler oldu. Sınır kapıları açılmış, halk zekâsına yol verenler birer beşer kovuluyor, halk öndersiz de olsa yollara dökülmüş hak hukuk davasında güç topluyordu.

Dünya, bir isyanın nasıl olacağını önceden bilebilen ne bir strateji ustası ne de bir taktik lider doğurdu. İsyan eden halkımın kahraman evlatları 1000 yıl köylerde yaşamış, son 100 yılda köyden kente uygarlık yolu arayanlara hep sınır kapısı gösterilmişti. Doğdukları yerde üremek, köy—kentler kurmak, orta büyükte kentler oluşturmak emelleriydi. Yaşadıkları topraklara sevgi getirmiş, saygı ekmiş ve hoşgörülü bir toplum oluşturmuşlardı. Avrupa’yı şaşırtan komşu kapıları olmuştu. 200–300 sene savaşsız yaşama kültürünü de Türkler getirmişti. Evleri çocukları için dikiyor, cami ve medreseleri Allah evi olarak, türbeleri geleneklerini yaşatmak, köprüleri herkes gelip geçsin diye kuruyorlardı. Onların konakladığı topraklarda, onlardan önce kazan kepçe, paylaşmayı bilen yoktu. Man kiriş, tuğla kerpiç, oluk kiremit, yorgan döşek derken nice milleti ocak başında yaşamayı öğretmişler, karşılık beklemeden hayır etmeyi gelenek etmişlerdi. Yıllarca taşınan bir yük var halkımın sırtında, tüm iyiliklerinin kötüye anlaşılmasının yüküdür bu.

Aynı azınlıktan olup kafası düşünen, iradesi oluşmuş, geçmişiyle yaşarken geleceği görebilen ve tüm çocuklar gülsün umuduyla coşan erkeklerin mimlenmiş ailelerden ev ev toplandığı mı diyeyim, tutuklanarak, kolları kelepçeli bilinmeye bir yerlere götürüldüğü ve gidenlerin dönmediği bir zaman kesiminde mi diyeyim, pek bilemiyorum. Oysa kin ve öfke öyle taşmıştı ki. Kıvılcımlanmıştı gözleri. Bazen ellerinin kendiliğinden titremeye başladığını, beyinlerinde hiddet şimşekleri çaktığını çok sonradan fark ediyorlardı.

Sabahlardan 20 Mayıs 1989’du. Erken öten horozların sesinde çağrı vardı. “Hadi uyanın artık, ocaklar sulanacak, ahır temizlenecek, inekler sağılacak, koyunlar sürüye katılacak” demiyor, güzelin güzeli namelerle “hadi kalkın, bu iş böyle olmaz, bu gidiş gidiş değil,  bugün İsyan günü!” Telalığı yapıyorlardı. Kalktılar. Ayakları sanki vites değiştirmişti. Ahıra, sayaya, tütüne gitmiyor, meydanlara adımlıyordu. Hayat adına ölümü görmeye hazırdılar. Yürüdüler.  Arkalarında derin bir gizli örgütlenme olduğunu duyumsuyorlar. Radyo dinleyerek devrimci hareketlenmenin nabzından şaşmıyorlardı. Protesto gösterilerinin patlama noktasında olduğunu dünden biliyorlardı.. Analar ağlamaktan, gelinler beklemekten, yaşlılar yere bakmaktan bıkmış usanmıştı. Sabrın barajı patlamış 14–15 Mayıs günleri Silistre ve Şumnu’da çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu binlerce Türk barışçı protesto gösterileriyle Bulgaristan’ı baştanbaşa titretmişti. 19 Mayısta Cebel ayaklandı.  Anaların, kızların, yengelerin ve gelinlerin önünü almak mümkün değildi.

Halkın kin ve nefret dalgası kabarmış, Deliorman uğulduyor, tozlaşmak isteyen Dobruca ekinlikleri rüzgârla öpüştükçe doğa coşuyordu. Dünyanın en güzel insanları zulümden kurtulacak hava esiyor, kuşlar şarkı söylüyordu. Bulgaristan daha önce baştanbaşa Türk ayaklanmasıyla çalkalanmamış, dilini yutmuş, şaşakalmış. Türkler milli birlik sağlamışlar ve ayaklanmışlardı. En çok korktukları olmuştu.

Bohçalar, Akkadınlar, Vokil, Çerkovna, Kemaller, Cebel, Beli Lom, Osmanpazar, Şumnu, Kazan, Benkovski, Ecerçe, Razgrat, Mahmuzlar ve Dobriç dalga dalga ayaklandı. Binlerce kişinin katıldığı kitle protesto gösterileri birbirini izledi. 52 bin 700 isyancı dikildi totaliter devletin, baskı, terör ve zulüm rejiminin karşısına. Evde, köyde kalanlar, kamplarda ölüm bekleyenler, zindanlarda körleştirilenler, dağlarda ve ovalarda kazma kürek elde totaliter diktatörlüğe mezar kazanlar. Dillerine, dinlerine, geleneklerine el uzatanlara, sevdiklerini domuzlara yem yapmak isteyenlere halk olarak yediden yetmişe ve kundaklardakilerle birlikte isyan etmişlerdi. Sayıları hiç önemli değildi. Çünkü bir kişi bin kişiye eşitti. Biletler kan içinde, ayaklar çıplak, bastıkları kara toprak, bu cennet bizim onuruyla ayaklanmışlardı. Kimseden bir şey istemediklerini,  Allah’ın doğduklarında kendilerine bahşettiği hakları ve hava ile su gibi, yağmur ve tolu gibi herkesin olan özgürlüklerini istiyorlardı. Alkış da beklemiyorlardı. Demokrasi gelirken beraberinde hukuk devletini de insan haklarını, hak eşitliğini, etnik haklarını da getireceğine inanıyorlardı.

Diktatör rejimin, totaliter zulmün ve komünizm yalanlarının umum mezarını kazmışlar, üçünü de bir çukura defnetmek istiyorlardı. O sabah güneş onları kutlamak için gökyüzüne dikilmiş, işlerine engel olmayayım diye rüzgâr hızını kesmiş, yüzlerini okşayan mehlemdi. Gönülleri ve ruhlarıysa birbirine sarılmış ve birbirine kenetlenmiş, ne lider, ne önder arıyor, kendi yolunu kendi seçmiş, özgürlüğün yönü olmaz inancıyla ilerledikçe ilerliyordu.  Mayıs 1989 Ayaklanmamızda biz vatan toprağımızda 1000 yıllık kültür kodumuz olduğunu gösterdi. Avrupa kültür mirasından parça olduğumuza inandırdı. Totalitarizme karşı Bulgarlar uyurken biz ayaklandık. Bu erdem hepimizindir. Ne DOST ne de DPS bu kazanımımıza sahip çıkamaz, çünkü ayaklanmamızı hedefinden saptıranlar, ödün verenler kendileridir. Bu bakıma bugün ve yarın yeniden uyanma ve örgütlenme zamanıdır.

Bulgar iyice kudurmuştu. Protesto gösterilerine katılanlara ateş açılması, hastanelere ve kliniklere yaralı Türklere hizmet verilmemesi emri verilmişti. Bir haftada binlerce yeni tutuklama yapılmıştı. Coplama, men geme, elektrik masası, şok uygulaması vb almış yürümüştü.

Son görüşmemizde, Bulgaristan Türkleri aydınlarından İslam Beytullov Sofya’da tutuklu kaldığı günleri şöyle anlattı:  “Tarihi, günleri iyice şaşırmıştım. Polis Müdürlüğü mahzeninde güneş görmeden kaç gün kaldığımı bilmiyorum. Çekip çıkardılar ve 6 kat müdürlüğün yedinci katındaki balkona götürdüler. General Çergilarov oturmuş beni bekliyordu. Oturdum. Sanki dostça baktı. Ben günde 2 paket içen biriyim. Bağırım yanmıştı. Bir sigara istedim. Verdi. Kibritim, çakmağım yoktu. Ateş rica ettim. Bana çakmağıyla ateş verecek gibi yaptı. Öyle bir yumruk vurdu ki, 2 dişim birden fırladı. Ardından da, biz seni onun için mi besledik, diye bağırdı. İt oğlu it. Hiç unutamam. Unutmamalıyız…” Hepimizin ayrı bir kaderi vardı. Çekilerimizin ortak adı zulümdü.

Aldatıldığımızı, hain tuzağa düşürüldüğümüzü anlayana kadar yıllar geçti.

Sonra bazılarına sofra dar geldi, bölündüler, parçalandık. Bu büyük yenilgimize yeni başlangıç oldu. Halk değişim istiyor. Oyun kuracak yeni parti arıyor. Atılımları yeni bir siyasi oluşumda birleştirmek özlemiyle şahlanmaya hazırlanıyor.

Tanklarla yüzleştik. Birlik ve beraberdik. Ölümden başka hiçbir şey bizi yenemez inancıyla tankların üzerine çıkmıştık. “İşte biz sizi ayakaltına aldık ve çiğniyoruz, siz bir hiçsiniz” diyebildik. Üzerimize kör kurşun yağdı. 42 şehidin kanı kara kan değil, doğan özgürlüğün şakıyan allığıydı. Özgürlük savaşında can vermek gibisi var mıydı. Bakışarak helâlaştılar. Doğdukları topraklarda kurban olmak vardı. Onların cenneti bu topraklardı.

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir