Anıt Duvarı

Dr. Nedim BİRİNCİ

 

Bazen boynunda ya da başka bir yerinde damar tutsa, adamı pes eder. Ne sağ ne sola dönemez, kazık gibi ortada kalırsın. Bu, bazı yerlerin yakınından geçerken, adama “geçme orada yatır var” demeleri gibidir, zorda ve darda kalınca geçersin de, yüreğin ağzındadır.

 

Sağlıklı olan bir adam, ara sıra ona “dur bakalım” deyen şu damarı baş düşman ilan etse de, o damardan mesela beynine kan gittiğini bildiğinden ameliyat masasına yatmaz, korkar, “ağrısını çekerim, beynimi beslese yeter” diye kendini avutur. Ben bunları pratiğimden bilirim de, olaylar toplumsal yaşamda da benzerdir.

 

Bazıları, kürsü buldukça sallasalar da, her şey o kadar kolay değil.

Bizim Bulgaristan’da Geçiş Dönemi yüksek mimarları, tıp alanından gelmiyor olabilirler ki, kırık dökük kök dolu bir alt ya da üst damağa asla ve hiçbir surette köprü ve takma damak yapılamayacağına sanki akıl erdiremediler. Bu protez ister altın ister platin, ister baştan başa seramik olsun, olmaz ve olmaz!? Ağırı insanı delirtir.

 

Gelgelelim, 1949’dan sonra Bulgaristan’da 45 – 50 arası “ölüm kampı” kurulmuştur. Bu kamplar ülkenin dört bir yanındaydı. Bunlarda toplam 18 bin ile 30 bin arası  kişinin öldürüldüğü biliniyor. Kamplardan kaçıp da kayıplara karışanların, ülkeyi terk edip de asla geri dönmeyenlerin sayısı bilinmiyor. Neresini kazsan, kazma vurmak bir yana, soğan çapasıyla bile birazcık karıştırsan irili ufaklı kemikler çıkıyor. Bu kemiklerin bir yanında kimin olduğu yazmıyor. Ölüm kamplarında can verenlerin naşı yakınlarına teslim edilmemiş, bir kenara tekerlenmiş ve üzerine birkaç taş atılmış. Bu gerçeği hatırlatmamın nedeni, damaktaki köklerle bağlantılıdır, o kökler sökülüp atılmadan hiçbir köprü ya da takma damak yapılamayacağı gibi, toprağımız, vatanımız, en kutsalımız da tarihsel geçmişindeki yüz karasından aklanmadan asla ve asla ne GEÇİÇ DÖNEMİ TÜNELİNDEN çıkabilir ne de GECE KARANLIĞINDA YOL BULABİLİR. 25 yıl geçti ama 66 yıldır gerilen bu damar hiçbir an bile olsa, “ben de varım” demeyi unutmadı, “bize devamlı ayağınızı denk alın ha!” dedi durdu. O atan damar, Bulgar halkının geçmişi, biz Bulgaristan Türklerinin, Pomak kardeşlerimizin, milleten olan Çingene biraderlerimizin ve hepimizin ortak hafızamızın özü, okullarda okutulup öğretilmeyen geçmişimiz, kendimizden utandığımız tarihimizdir.

Gelgelelim bu geçmiş, bu tarih, bu ölüm kampları, bu gömülmemiş cesetler ve tarla kazarken çapamıza takılan kemikler, kafataslarımız bizim vicdanımızdır. Evet, bizim ortak vicdanımızdır. Kabul etmememiz onursuzluğumuzun kanıtıdır. Utanmamız büyük işlere olgunlaşmamışlığımızın kanıtıdır. Gerçeği söylemekten korkmamız ise, henüz arınamadığımızın kanıtıdır.

 

Günümüz Bulgaristan’ındaki birinci sınıftan on ikinci sınıfa kadar ders kitaplarında “toplama kampı”, “temerküz kampı sözleri geçmiyor. Tarihimizin bu sayfaları sanki yaşanmamış, sanki yazmaya tükenmez bulunamamış ya da yazılmış da kitaplara alınmamış. 2014’ün Sonunda Sofya’da “Belene” toplama kampını anlatan resim sergisini gezdim. “Belene” ölüm kampı, “Belene” adını almazdan önce ki, Türkçemizde bu söz (temizleme ya da aklama veya ıslah etme) anlamındadır, 1984’te isim değişikliğine başkaldıran “huzur bozucu – dikkafalı”  Türklerle dolmaya başlanmazdan önce 6 defa açılmış ve 6 defa kapanmıştır. Eski adı “Persin” olan ve Tuna adasını gözden uzak ve ısız bir “ölüm kampı” yapma kararını zamanın İç İşleri Bakanı Anton Yugov iile Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi Politik Büro üyesi Tsola Dragoyçeva birlikte alıp, öneri olarak onaya sunanlardır.

 

İlk dönemlerde adadan geçenler arasında en kalabalık olanlar aydınlar, tarım kooperatiflerine girmek istemeyen köylüler, fabrikalarını vermeyen iş adamları, dükkânından vazgeçemeyen esnaf vs. vs. sıradan ve sıradan olmayan Bulgaristan vatandaşlarıdır. Ada kampının mimarisini çizenler kara parçasının içinden yer altı kanallar geçirmiş, insanlar bu kanallara tıkıldıktan sonra su salmışlar, boğulduklarını gördükten sonra da savakları açıp Tuna akıntısında kaybolmalarından sonra “işlerini iyi yaptıkları için prim” almışlardır. “Persin” de orman kesenler, mısır kazanlar, fasulye çapalayanlar toprakta taştan çok irili ufaklı kemik olduğunu bilir. “Belene” defterleri açılmamıştır. Duvarlara isimlerini kazıyanlar öldürülmüş ve isimleri unutturulmuştur. İşkence odalarından gelen sesler doludizgin akan ırmak uğultusuna karışmış ve Tuna ada kenarından akarken her defasında sanki saygı duruşunda duruyor, uğultu devam ederek yeni kuşaklara tarih anlatıyor. Çünkü Tarihini bilmeyen her halk yok olmaya mahkûmdur. Tarihinden utanan halklar da yok olmaya mahkûmdur. Geçmişini yeni kuşaklardan saklayan her halk da her gün kendi mezarını kendi kazar. “Belen” ölüm kampı ve diğer 50 ölüm kampında yaşananlar, can verişler Bulgar halkının tarihinden silinmez ve aklanmaz kara lekelerdir. Şu da var, geçmişini unutan bir halk, halk olarak varlığını sürdüremez. Hafızasında, belleğinde geçmişini yaşatmayan her halk yok olmaya mahkûmdur. Gerçekler işte bu kadar acıdır. Dayanılmaz acıdır.

 

Ve biz bugün toplumumuz için “hasta bir toplum” diyorsak, bunun içindir. Bu ağır bir hastalıktır, bu damar attıkça, ruh huzur bulamaz.

 

Biz yazılarımızda Hak ve Özgürlük Hareketini top ateşine tutuyorsak, yanlış anlaşılmasın, eleştirimiz yapıcıdır, mecliste uyuyanları uyandırmak en büyük hedefimizdir. Biz Bulgar halkıyla önce ortak tarihimiz konusunda anlaşmalıyız. Tarihin taşları ayıklanmadan birlikte ileri gidilemez.

Şu Lütfü Mestan’a bir baksanız:  Neymiş efendim “batı değer sistemi falan filan” Bu masallarından salata yapanlaradır sözümüz. Ne yazık ki, uluslar arası insan hakları bildirilerinde “insanın kendi ismiyle ölme hakkı” maddesi yok. Biz bu hakkımızı da kaybetmiştik. Ana babamızı kendi isimleriyle gömemedik. Buna ağlamayıp da neye dert yanalım. Bu lekeyi 25 yılda silemeyenlerin biz<im adımıza politika yapmaya ne hakkı olabilir ki?

Ne yazık ki, insanın zorla değiştirilen bir isimle gömüldükten sonra kendi ismini geri alma ve mezar taşına yazdırma hakkı diye bir doğal hakkı da yok. Şu kalın hak hukuk kitaplarında olmayan bir şey için mi savaşıyoruz acaba?

,Biz başka bir şey değil, başımıza gelenlerle ilgili haklarımızı arıyoruz ve sonuna kadar arayacağız.” Gerekirse yeni adalet kitapları yazılacak.

Biz 8 yıl önce Avrupa Birliği üyesi olmayı kabul ettik. “Persin” ya da “Belene” adası da “ölüm kampı” olarak AB adalarından biridir. Toprağı elenecektir. Elenmek zorundadır. Bulgar ismiyle gömülen Müslümanların Türk isimleriyle mezar taşları dikilene kadar bu damar atacaktır, mücadele devam edecektir..

O Tuna adasında yatan 518 Bulgaristanlı Türk isimi, baba adı ve soyadı Adada kurulacak

ANIT DUVARINA ALTIN HARFLERLE YAZILACAKTIR, YAZILMALIDIR.

Demokrasi diyorsak yapılacak ilk iş budur.

 

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir